Kısa bir süre önce Türkiye’de yapılmış bir etnobotanik çalışmanın değerlendirilmesi için hakemlik yaptım. Bu süreç, tıbbi bitkilerle ilgili bilimsel çalışmaların ne kadar özen gerektirdiğini bir kez daha hatırlattı ve bu konuda birkaç noktayı paylaşmanın faydalı olacağını düşündüm.
Çalışmanın geliştirilmesi gereken pek çok yönü vardı. Ancak özellikle dikkatimi çeken husus, Türkiye’de doğal olarak yayılışı olmayan bir bitkinin “halk arasında kullanıldığı” yönündeki ifadeydi. Bitkinin yayılış alanı ve floristik kayıtları incelendiğinde bu bilginin doğru olmadığı kolaylıkla görülebiliyordu. Fakat metinde öyle bir özgüvenle anlatılmıştı ki, doğruluğunu kontrol etmek için yazar(lar)dan çok daha fazla kaynağa bakmak zorunda kaldım.
Bu örnek, aslında tıbbi bitkiler üzerine yapılan çalışmalarda sıkça karşılaşılan bir duruma işaret ediyor: bitki tanımlamasında yaşanan belirsizlikler. Bitkinin doğru tanımlanması, elde edilen tüm verilerin güvenilirliği açısından temel bir adımdır. Yanlış tanımlanan bir bitki, hem bilimsel sonuçlarda hem de ileride yapılacak uygulamalarda tahmin bile edilemeyecekhatalara yol açabilir. Bu nedenle, hepimizin üzerinde hassasiyetle durmamız gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Ne yazık ki son yıllarda, uzmanlık alanlarına gereken saygıyı göstermeden “her şeyi ben yapabilirim” yaklaşımıyla hareket eden araştırmacı sayısı arttı. Oysa bilim; “fenomen” gibi davranan bilim insanlarına değil, disipline ve titizliğe ihtiyaç duyar. Uzmanlık bir sınır değil, güvenilirliğin teminatıdır.
Doçentlik belgemde “Farmasötik Botanik ve Farmakognozi Doçenti” yazıyor. Bu nedenle bu konu hakkında söz söyleme hakkım olduğunu düşünüyorum. Bir Farmasötik Botanik hocası olarak görevim; tıbbi bitkileri tanımak, tanımlamak, güvenli ve etkili kullanımları için gerekli kalite standartlarını oluşturmak, kontrol etmek ve doğru kullanımlarını sağlamak. Bu nedenle, yıllardır içinde bulunduğum bu alanda doğru tanımlama, standardizasyon ve uzmanlık gerektiren süreçlerin önemini vurgulamayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Tıbbi bitki çalışmaları; farmasötik botanikten farmakognoziye, toksikolojiye, farmasötik kalite kontrolünden, farmakolojiye uzanan ve hepsini sayamadığım çok disiplinli bir yapıya sahiptir. Her aşama, hem bilginin doğruluğu hem de halk sağlığının korunması açısından büyük önem taşır.
Son yıllarda “kadim”, “geleneksel” veya “atalardan kalma” gibi ifadelerin sıkça başvurduğu bir dil görüyoruz. Geleneksel bilginin değeri elbette çok büyük; ancak bilimsel yöntemle desteklenmediğinde yanlış anlaşılmalara da açık hâle gelebiliyor. Oysa “kadim” yalnızca “çok eski zamanlara ait” demektir; doğru ve güvenilir olduğunun garantisi değildir. Örneğin, Dioscorides’in De Materia Medica’sında yer alan bazı türler bugün toksik kabul ediliyor:Aconitum, Helleborus, Mandragora…
Benim mesleki reflekslerimden biri, “doğal” kelimesi telaffuz edildiğinde içimde beliren o temkin duygusudur. Doğa, elbette çok değerli tedavi imkânlarının önünü açabilir; ancak aynı zamanda dikkatle ele alınması gereken pek çok güçlü bileşeni de bünyesinde barındırır. Kısacası, doğayı yalnızca iyileştirici bir “doktor” olarak görmek eksik bir bakış olur. Doğa, kimi zaman da en etkili toksinleri üretebilen güçlü bir “eczacı” gibidir.
Bu köşede amacım; tıbbi bitkilerle ilgili romantik veya aşırı iyimser kabulleri kırmak değil, bilimsel bilgiyi anlaşılır ve dengeli bir dille paylaşmak. Bitkilere olan ilgiyi, bilimsel temellerle desteklemek.
Bilimle, ama gülümseyerek…
Prof. Dr. Emine AKALIN